The Haunting of Bly Manor Değerlendirmesi

Takip Et:
The Haunting of Bly Manor Değerlendirmesi
The Haunting of Bly Manor Değerlendirmesi

Mike Flanagan, iki sene evvel Shirley Jackson’ın Tepedeki Ev romanını adapte ederek Crain ailesinin hazin hikayesini ekrana taşıdı. Tüyler ürpertici hikâyesi, ani hareketleri ve öne çıkan sinematografisiyle büyük alaka toplayan The Haunting of Hill House, ikinci sezonunda Crain ailesinin hikâyesini arkası bırakarak başka bir anlatı üzerine yoğunlaştı ve yeni bir sezon olmaktan öteye geçip değişik bir dizi biçimine bürünerek geri dönmeyi tercih etti. Bu kez, Henry James’in 1898’de kaleme aldığı, daha evvel sinemaya da adapte edilen ve dilimize Yürek Burgusu ismiyle çevrilmiş romanını mevzu alan ve hayalet hikâyelerinden kimilerini derleyen anlatısıyla dizi, The Haunting: Bly Manor ismi altında, dokuz kısımlık bir sezon hâlinde geri dönüyor.
Hikâyesini 2007 senesinde hakikatleşmek üzere olan bir düğünün arifesinde açan dizi, konuklardan birinin bir hayalet hikâyesi anlatmaya koyulmasıyla başlıyor. Böylece dizinin zamanda bir yolculuğa çıkan ve 17. asra kadar uzanan anlatısı, ilk durağı olan 1987 senesine, anne babalarını bir trafik kazasında kaybeden Miles Benjamin Evan Ainsworth ve Flora Amelie Smith adlı iki çocuğun Bly malikânesindeki yaşamına varıyor. Bahsi geçen çocukların bakımını üstlenen fakat bunu her zaman uzaktan yapmayı seçen amcaları, malikâneye Amerikalı bir mürebbiye yolluyor.
Dolayısıyla, kadrosu Victoria Pedretti, Oliver Jackson-Cohen, Henry Thomas, Kate Siegel, Carla Gugino ve Catherine Parker gibi, değişik karakterlerle geri dönen adlar haricinde, ağırlıklı olarak T’Nia Miller, Amelia Eve, Rahul Kohli, Bejamin Evan Ainsworth, Amelie Smith, Tahirah Sharif gibi yeni adlar ve yeni karakterlerden oluşuyor. Buna karşın, evvelki diziyi anımsatan yapısal alışkanlıklarından kimileri hâlâ varlığını gözetiyor. Bu kere romantik bir değişe sahip olan hikâye, yeniden yaşlı ve devasa bir evde, ancak bu ev terk edilmediği için azıcık daha sıcak bir ortamda geçiyor.
Bunu yaparken, tıpkı The Haunting of Hill House’ta olduğu gibi, öne çıkan karakterlerin geçmiş hikayelerini ayırdığı değişik kısımlarla aktarıyor. Genel havasındaki bu gibi eşlikleri gözeten dizi, bir yandan da bu hikâyenin başka şahıslara ait değişik bir hikaye olduğunu alenen belirtiyor. Yeni adların oluşturduğu kadrosuna ek olarak ilk hikâyeden gelen tüm karakterler de neredeyse ters şahsiyet özellikleriyle sunuluyor. Örneğin, birinci hikâyede kâbusları nedeniyle oldukça eforsuzlaşmış bir karakteri canlandıran Victoria Pedretti, Danielle Clayton ile daha güçlü ve hakimiyetli bir hâlde dönüyor.
Dizi, ilk kısımlarında mürebbiye ile çocukların birbirlerine alışma sürecini ve bir evvelki dadı Rebecca Jessel Tahirah Sharif’ın malikânedeki felaketle sonlanan tecrübesini anlatıyor. Bu davranış, karakterler arasındaki aile hissiyatını oluşturmaya ve geçmişte yaşananlara ışık yakalamaya destekçi oluyor, fakat diziyi, The Haunting of Hill House’a mukayeseyle fobi cinsinin sansasyonel özelliklerinden uzaklaştırıyor ve hikâyenin akış süratini yavaşlatıyor. İlk sezondaki insanı yerinden atlatan, travmalara çeken sansasyonel ve ani sahnelerin yeri, garip arka tasarı hengameleriyle ve alan derinliği kullanımındaki şıklıkla doldurulmaya çalışılıyor, ancak bu faktörler, psikolojik gerilim seviyesi daha yüksek olan dizinin fobi ögelerini beslemeye yetmiyor.

Dördüncü kısımdan itibaren, karakterlerin bakış açılarına ve geçmişlerine gömmelerine karşın peşlerini bir cinsli bırakmayan gizemlerinin hayaletlerine, zaman ve mekân algılarıyla oynayan bir şekilde odaklanıldığında ise, hikâye, akış süratini yükseltmeye başlıyor.
Başlangıcı ve bitişi arasında bütün bir döngüyü tamamlarken, gerilimini, böyle anlarda ağırlıkla kullanılan, görünmez olacak kadar yumuşak sahne geçişlerinin yarattığı sıkışmışlık duygusundan doğan klostrofobi hissiyatıyla ve asıllık algısında yaptığı afallatmacalarla yakalıyor. Geçmişten gelen hayaletlerin yaptıkları tasarılar ortaya çıktıkça, geçmiş kısımlarda yaşanan kopukluklardan kimileri anlam kazanıyor, hikâye daha da karışık bir hâl alıyor ve başka tabakalar kazanıyor.
Ucu açık bırakılan noktalar ise, uyandırdıkları merak duygusuyla usta kalmak yerine havada kalıyor. Bly malikânesinde yaşananların hikâyesi, The Haunting of Hill House’tan uzak, kendine özel bir anlamda tüyler ürpertici olmakla birlikte gerilim seviyesini özellikle beşinci kısmından itibaren belli bir seviyenin üstüne çıkarıyor. Ancak, vakaların akış sürati ilerleyen kısımlarla yaşadığı yükselişe karşın genellikle yavaş kalıyor ve dizi fobi cinsinin gereklerinden uzaklaşıyor.
Bunu, ayrılık, vefat, inat ve aşk gibi duygusal tesiri yüksek konseptleri usları kurcalamak üzere ortaya attığında ve özellikle karakterlerin Bly malikânesinin yanı sıra, geçmiş hatıralarının içine sıkışmışlığının boğucu tesirini de yansıttığı anlarda başarıyor. Çünkü Bly malikânesi, kendine özgü çekim alanıyla içinde yaşayanları usulca harcayarak ebediye dek içini tutukluyor. Fakat gerilimini daha çok psikolojik seviyede sağlayan dizi, izleyicisine ve vefattan sonra yok olmaya, silinmeye karşı inatla katlanan hayaletlerle baş etme mevzusunda çok daha hakimiyetli karakterlerine fobi türüne has fiziksel bir tükenmişlik ya da bitkinlik yaşatmıyor ve onları yeteri kadar rahatsız etmiyor, acil bir stresin altına sokmuyor.
Gerçek ivmesini ilk birkaç kısmından sonra yakalayan dizi; hakikatlik, sevgi, vefat ve inatla dayanmak gibi konseptler üzerine kafa yormaya ittiği izleyicisini sıkışmışlık hissiyle rahatsız ederek gerilimini yaratıyor. Duygusal yükü daha ağır olan dizi, yumuşak kurgusu ve düşünceleri zorlayan konseptleriyle kafa kurcalayarak izleyiciyi etkiliyor ancak, romantik tonunun gölgesinde kaldığı için The Haunting of Hill House’tan sonra fobi cinsinin ‘ziyadesiyle müthiş’ bir parçası olamıyor.