Körkütük – Druk

Takip Et:
93. Akademi Ödülleri Töreni’nde En İyi Uluslararası Film Oscarı İçin Yarışabilecek Filmler
93. Akademi Ödülleri Töreni’nde En İyi Uluslararası Film Oscarı İçin Yarışabilecek Filmler

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda, tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.

Charles Baudelaire

Özünde sarhoş olmayı işleyen bir filmin böyle bir alıntıyla başlaması hiçbirimizi şaşırtmazdı sanırım. Çünkü hikâyeye baktığımızda, karakterlerin filmde yaşadıklarına baktığımızda, durumu bu kadar net özetleyen bir söz daha gelmez aklımıza. Ve sonra diyoruz ki “Evet, bu kesinlikle bir Thomas Vinterberg filmi.”

Çağımızın tedirgin insanının sarhoş olmaya belki de her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Yaşı ne olursa olsun, kendini toplumun yargılarıyla baskılanmış hisseden pek huzursuz bireylerimizin, kendi gerçekliklerinden kaçmak veya belki de başka bir gerçeklik yaratmak için alkole yönelmesini nereye kadar yadırgayabiliriz? Erich Fromm Sevme Sanatı adlı kitabında, sarhoşluk duygusunun insanın yalnızlıktan kurtulma isteğiyle ilgili olduğunu söyler; bunun için günümüzün insanın madde kullanımına ve alkole, ilkel dünya insanının ise dinsel törenlere yöneldiğini belirtir. Hatta Fromm, dinsel törenlerin bu konuda daha etkili olduğunu, çünkü toplu bir şekilde yapılan ‘kendinden geçme’ eyleminde birlik duygusunun daha net hissedildiğini, aşılamayan yalnızlığın bu şekilde çözüme ulaştığını düşünür. Vinterberg’in filmi de benzer bir yaklaşımla, insanların sarhoş olma ihtiyaçlarına pratik bir bakış açısıyla bakmaya çalışıyor.

Körkütük: Gençlik, Sarhoşluk ve Dans

Bir doğum günü kutlamasında bir araya gelen dört öğretmen, Finn Skårderud adlı bir psikayristin alkolle ilgili bir teorisinden hareketle bir deneye girişirler. Bir şekilde hayatlarından memnun olmayan bu dört erkek, teoriyi kanıtlamak için her gün belirtilen oranda alkol tüketmeye karar verirler.

Hikâyenin çıkış noktasına ve gidişatına baktığımızda ister istemez alışılmış Hollywood komedilerinin anlatı yapısıyla karşılaşacağımızı hissediyoruz. Başarısızlık, özgüvensizlik gibi durumlarla boğuşan erkek karakterler, kendilerini içkiye vererek başka bir varoluş yakalar ve bu varoluş birtakım komik durumları doğurur. Ancak Vinterberg ve Tobias Lindholm’un (Onur Savaşı – Jagten filminin de senaristlerinden) bunu bilinçli yaptığı aşikâr.

Mads Mikkelsen‘in canlandırdığı tarih öğretmeni Martin, bu deney ile birlikte öğrencileriyle daha iyi iletişim kurup işinde daha başarılı olduğu gibi, sorunlu evliliğini ve cinselliğini de kısa süreliğine yoluna koyuyor. Filmdeki komedi unsurları, bu deneyin başlarında, yani alkolden alınan ilk özgüvenle birlikte geliyor. Her bir karakter hayatlarında eksik olan konuları tamamladıktan sonra, alkole daha fazla tutkun hâle geliyor ve kısa sürede iş ve aile yaşamlarında çeşitli kayıplar yaşıyorlar. Yani kulağa böylesine sıradan ve ahlak dersi verebilmeye çok yatkın olan bir filmin anlatı yapısının da manidar bir şekilde sarhoş olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten de Körkütük’ün alkolün kana karışmasını hissettiren, etkisini ve uyuşukluğunu ilerledikçe bize geçiren bir ritmi var. Görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen’ın (İnatçılar – Hrútar, Victoria, Gençlik Başımda Duman – Hjartasteinn) sürekli dönen el kamerası, karakterlerin özgürleşme anlarını daha yakından görmemizi, yaşadıkları hızlı değişime tanık olmamızı ve yönetmenin istediği şekilde onlarla özdeşmemizi sağlıyor.

Karakterlerin alkolizmle birlikte gelen yenilgilerine rağmen Körkütük, sarhoşluk üzerine net bir etik tavır almıyor veya alkolün kötü etkileri üzerine bir söylem geliştirmiyor. Filmin içki içen gençlerle açılması ve deneyi yapan karakterlerin hepsinin orta yaşlı öğretmenler olması tam da bu yüzden. Ancak filmin alkol üzerine ahlaki bir söylemi olmasa bile Winston Churchill, Ulysses S. Grant, Angela Merkel gibi politikacıların içki içme görüntülerinden oluşan sahneler üzerinden bir komedi unsuru yaratması yine de bir çelişki yaratıyor. Bu sahneleri izlerken mizahi bir bakış açısıyla ‘’İçmeselerdi böyle yönetemezlerdi’’ düşüncesine kapılıyoruz. Ancak bu zayıflığın ve sarsaklığın, hikâyenin çatısına uyduğunu ve aksi türlü olsaydı filmin istenilen etkiyi veremeyeceğini söyleyebilirim. Yine de Vinterberg’in önceki çalışmaları kadar derinlikli bir yeni film bekleyen seyirciler, bir miktar hayal kırıklığına uğrayabilir.

.