85 Yazı – Eté 85

Takip Et:
85 Yazı – Eté 85
85 Yazı – Eté 85

Modern Fransız sinemasının en ehemmiyetli rejisörlerinden François Ozon‘un yeni filmi 85 Yazı – Eté 85’in henüz başlarında, ana karakter Alexis’in güneşli bir günde yalnız başına çıktığı tekne gezintisinin pek de istediği gibi gitmediğini bakıyoruz. Isminden de anlaşılacağı üzere bir yaz mevsimi süresince yaşanan vakaları aktaran filmin bu sahnesinde Alexis’in gezintisi, aniden beliren kara bulutlar ve bastıran kasırgayla karakterin boğulma riski atlatmasına varacak kadar sekteye uğruyor.
Her şey iyi gidiyor gibi gözükürken ortaya dökülen negatifliklerin, ötelenmeye çalışılırken bir anda ortaya çıkan kara bulutların biçim verdiği; yaz denince akla gelen pozitif duygularla kalp kırıcı gelişmelerin döngü gibi birbirini takip ettiği bir hikâye sunuyor film.

85 Yazı: Kabirlikte Dans

François Ozon, anlattığı hikâyeyi The Cure’un Inbetween Days şarkısıyla parantez içine alıyor.
Açılışta Alexis’in polislerce bir yerden bir yere götürülürken ölümle alakalı fikirlerini dış sesten duymamızın ardından, nefis bir Normandiya plajına yapılan kesmeyle beraber bu şarkının enstrümantal olarak dinlenmesi, ilk andaki karanlık havayı dağıttığı gibi tüm atmosferi de bir yaz filmininkine eş sulara sürüklüyor. Aynı şarkıyı Alexis’in aşkı ve isteği tatması, terk edilmesi, ölümle karşı karşıya gelmesi gibi yüksek duyguların ardından, kapanış jeneriğinde bu defa sözleriyle beraber dinlediğimizde bu defa daha karanlık, ana karakterin tüm bunları tecrübeledikten sonra yaşamında karanlık taraflarıyla yüzleşip “geliştiğine” dair yeni bir anlam ortaya çıkıyor.
Başka Bir Deyişle Ozon bunun tipik bir yaz filmi olmadığının altını daha ilk dakikalarda açık ediyor. Devamında Alexis yazının girişinde işaret ettiğimiz kasırgadan David tarafından kurtarılınca ana kahramanın hayatında yeni bir faza geçiliyor. Emekçi ailesinden gelen Alexis’in, vakaların geçtiği bölgede dükkanı olan bir ailenin çocuğu olan David’le tanışması yaşamında daha evvel tatmadığı hislerle burun buruna gelmesine neden oluyor. Vefata esrarengiz biçimde saplantılı olan, sıradan ailesiyle sıradan bir yaşam yaşayan Alexis, babasının vefatının ardından dükkanı annesiyle beraber yönet eden, motosikletli “hür” David’e karşı önüne geçemediği hisler beslemeye başlıyor ama David’in normalize edilmiş ilişki kalıplarının içinde kalmak istememesiyle, ölümün bir biçimde kendini sezdirdiği bu yaz aşkı hikâyesi sert bir felakete yakınlaşıyor.

Ozon bu hikâyeyi, kendi sinemasını var eden ne varsa kullanarak anlatıyor.
Fakat yönetmenin özüne dönme maksadı bir noktadan sonra filmin hikâyesinin önüne geçmeye başlıyor. Super 16mm filme çekilmesiyle görsel anlamda Ozon’un kariyerinin erken dönemini anımsatan 85 Yazı, vakaların yazlık bir mekânda geçmesi, isteklerin, cinselliğin ve travmaların vaka örgüsüne güzergah vermesiyle rejisörün filmografisinin bir kolajına dönüşmenin sınırını dolaşıyor. Tabii bu gidişatı yaratan etmenlere Alexis’in edebiyatla ilişkisinin Evde – Dans la maison’u akla aşırısıyla getirmesini de ilave edebiliriz.
Fakat yeniden de aşk, istek ve vefat arasında gidip gelen bu hikayenin, üst seviye yaratıcılıklar barındırmasa da genç âşıkların motosikletle dolaştığı ya da David’in Alexis’e, onu bulundukları partiden uzaklaştıracak biçimde kulaklıkla müzik dinlettiği ve ana karakterin duygu dünyasında yarattığı kırılmayı şık bir biçimde aynayalayan sahneler 85 Yazı’nın seyir sevincini katlıyor. Tabii bunda Alexis’i canlandıran Félix Lefebvre ve David’e yaşam veren Benjamin Voisin arasında kurulan eforlu kimyanın da oldukça tesirli olduğunu belirtmek gerek.

Nostaljik tonu, tesirli görüntü yönetimi ile de uslarda kalması olası 85 Yazı, François Ozon’un kariyer doruklarından biri değil -hatta bir ölçü tekrar hissi yarattığı bile söylenebilir- ama rejisörün yavaş yavaş uzaklaştığının emarelerini gösterdiği stilini özleyenler için de biçilmiş kaftan tadında olduğu aşikâr.
Özellikle insan tabiatının iki uç kutbu olarak niteleyebileceğimiz bu olguları aynı potada eriten kabirlikte dans sahnesi basit basit unutulamayacak türden. Fakat her şeyin ötesinde, bu filmle alakalı söylenebilecek belki de en net şey Ozon’un ne kadar iyi bir hikâye anlatıcısı olduğunu bir kere daha ispatlıyor oluşu.

.